Onu anlatmaya başlasam yıllar sürer. Kısaca yazayım dersem bunu bir kaç satırla tamamlayabilirim. Onu ilk tanıdığımda bebekti daha. Konuşamıyordu, sürekli ağlıyordu. Küçük, iğrenç ve zararlı bir yaratıktı. Fakat onu sevmek zorundaydım. Çünkü seçme şansım yoktu. Onunla beraber gelmiştim dünyaya. İlkokul öğretmeni ona kağıt ve boya kalemleri vermişti. İlk çizgilerini o zaman gördüm. Çok eğlenceliydi çizdikleri. Siyahı seven, renkli birisiydi. Diğer salak çocuklar gibi çizmiyordu. Görünürde usluydu. İnsanlara kendini sevdirmeyi çok iyi biliyordu. Kafasının içindeki geniş ans*klopedinin sayfalarını ilk o zaman yazmaya başladı. Hayal gücü o kadar geniştiki her olaya farklı açıdan bakıyordu. Bu onun daha değişik, sıradan olmayan insan karakterine dönüştürüyordu. Büyüdükçe daha konuşkan, ukala, esprili ve enerjik bir insan oluyordu. Müzik ve tarih ikilisini hayatının temeline kazımıştı. Sonra bir gün kafasının içindeki geniş ans*klopedide yatan eşsiz düşüncelerini, siyasi görüşlerini ve müzik hakkındaki yorumlarını diğer insanlarla paylaşmak için blog açmaya karar verdi.
Çizimleri hâlâ o çocuk çizimleri. Aynı renkler, aynı çizgiler. Mutlu her zaman mutlu. Derdi yok değil. Herkesin bir derdi var. Ama o bu dertlerin bir süre sonra bitebileceğini hatırlayabiliyor. Hayatın sıkıntılarının kendisini üzmesine izin vermiyor. Bu hayata beraber geldiğimiz için ve onunla beraber gideceğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. Çünkü o çok iyi birisi. En azından bana karşı iyi. Benim kadar tanısanız siz de onu seversiniz. Ama hiçbir zaman ona benim kadar yakın olamayacaksınız.

 

neobeatgeneration:

YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN BEAT KUŞAĞI
Beat Kuşağı’nın Kökenleri
Beat Kuşağı’nın felsefi açıdan özünü varoluşçulukta bulmaktayız. Dostoyevski, Nietzsche, Kafka, Heidegger, Sartre, Camus gibi isimler düşünsel alanda bu fikirleri ilk işleyenler oldular. 20. yüzyılın dinmek bilmeyen bunalımları ve iki dünya savaşı, adı koyulamayan bir şeyin ortaya çıkmasına neden olmuştu. “Yabancılaşma”, “özgürleşme” ve “bulantı” gibi sözcüklerle tanımlanabilecek bu şey, Beat Kuşağı’nda sonsuz “yaşam coşkusu” olarak vücut bulacaktı.
BEAT KUŞAĞI NEDİR?
“Beat Kuşağı” genel olarak Jack Kerouac, Allen Ginsberg ve William Burroughs merkezinde olmak üzere edebiyatla ilgilenen ve Amerika’nın dört bir yanında geniş arkadaş grupları oluşturarak sınır deneyime çok farklı araçlarla yaklaşan topluluğu tanımlamak için kullanılır. Bu süreçte özellikle bir grup oluşturma amacının olmadığı ve burada oluşan karmaşık ilişkilerin yolda, kendiliğinden oluştuğu görülür. 1940’larda, New York’taki Columbia Üniversitesi’nde bir edebi toplulukta tanışan bir grup öğrenci, Büyük Bunalım sonrası demiryollarına kendini vuran hobolar gibi amaçsızca otostopla Amerika’yı dolaşmaya başladılar. Gittikleri her eyalette yeni insanlarla tanıştılar ve adı henüz konulmasa da sisteme, geleneğe ve alışıldık yaşam biçimlerine muhalif bir kitle oluşmaya başladı. New York City merkez olmak üzere, Denver ve San Francisco'da toplandılar.
50’li yıllarda bu grubun edebi çalışmalarının ve yaşam tarzının gençlik üzerinde etkisi çok büyük olmuş ve 50’lerdeki bu kıvılcımdan görkemli 60’lar doğmuştur. Dolayısıyla bize “Beat Kuşağı”nı bir grup edebiyatla ilgilenen arkadaş olarak almak yerine 50’li yıllardan 60’ların sonuna dek uzanarak Woodstock’la zirve yapan ve her alanda sınır deneyime doğru ilerleyen, kültürel anlamda insanlık tarihinin “Altın Çağı” olan dönemi yaratan kuşağı almak daha doğru görünmektedir. 60’lı yıllarda yükselen underground kültürün arka planına baktığımızda hep Beat Kuşağı’nın izlerini görmekteyiz. Jim Morrison, Bob Dylan, John Lennon gibi isimlerin yaşam tarzlarında doğrudan bu anlayışı görmek mümkündür.
Beatler, Buda’yı ve meditasyonu Amerika’ya tanıttılar. Onlar, gençliği özgürleştirdiler ve insanları kurgulanmış yaşam biçimlerinin ötesine davet ettiler. 60’ların ikinci yarısında on binlerce gencin akın akın Hindistan’a doğru yola çıkması, Batı’nın mekanik yaşam formlarından topluca kaçış anlamına geliyordu ve başkaldırının doğrudan eyleme dönüşmüş biçimiydi. Bu dönemde Jim Morrison “Dünyayı istiyoruz, hemen şimdi istiyoruz” diyerek, arayışın ne denli büyük olduğunu göstermekte ve daha fazla beklenemeyeceğini ifade etmektedir.
CİNSEL DEVRİM ve “ORGONE”
Viyana’da olduğu dönemde W.Reich’ın araştırmalarını inceleme fırsatı bulan W.Burroughs onun psikoloji ve enerjiyle ilgili keşiflerini Beat Kuşağı’na tanıtan isim oldu. W. Reich bütün evrenin şekillendiricisi olan yaşam enerjisinin(Orgone) kaynağını bulmuştu ve yaptığı çalışmalar bu alan üzerine yoğunlaşılırsa kanserin tedavi edilebileceğini ve sistem tarafından sakatlanan bireylerin iyileştirilebileceğini gösteriyordu. Wilhelm Reich’ın tanımladığı cinsel devrim, bu alanda Beat Kuşağı’nın yol göstericisi oldu. Çünkü cinsellik öyle dominant bir alandı ki, cinsel açıdan yetersizlikler-sapmalar-yoksunluklar bireyi nevrotik bir evreye götürerek özünü parçalıyor ve toplumsal açıdan ciddi problemlere neden oluyordu. Beat Kuşağı’nın buradaki en önemli çıkışı geleneksel aile kavramını yıkarak oldu. Onlar aşık oldular, defalarca delicesine aşık oldular ama bunu seremonilere boğarak, kurallara dayalı sıkıcı bir ilişkinin parçası yapmaktan kaçındılar.
EDEBİYAT
Beat Kuşağı’nın sanatta hiçbir akıma doğrudan bağlanmadığı görülebilir. Sanatsal üretim teknikleri olarak, popüler biçimleri kullanmazlar. Beat romanlarının ortaya çıkar çıkmaz büyük tepkiyle karşılanıp sansürlenmesi, uyandırdıkları dehşetten kaynaklanmıştır. Beat Kuşağı yazarlarının ve şairlerinin ilk eserleri, alışılmadık üsluplarından ve içeriklerinden ötürü sansürlendiler. 1950’li yıllarda bu nedenle onlarca dava açıldı, birçok eser ancak büyük oranda sansürlendikten sonra yayımlanabildi. 1960’lara girilirken Beat Hareketi, Amerika’da yer altı gençliğinin en büyük ilham kaynağı olmuş ve müzikten sinemaya, şiirden romana her alanda etkisini göstermeye başlamıştı. Dönemin en büyük müzik grubunun adının the Beatles olması da bu anlamda tesadüf değildir. 60’ların öne çıkan müzisyenleri Beat Kuşağı’ndan ciddi anlamda etkilendiler. The Doors, Bob Dylan, the Rolling Stones, the Beatles, Pink Floyd gibi gruplar yaptıkları deneysel çalışmalarla Beat Kuşağı’nın gelenek yıkıcı-muhalif karakterinin müzikteki temsilcileri oldular. Mülkiyetsizlik-aidiyetsizlik gibi değerleri merkezine koyan Hippiler doğrudan Beat Kuşağı’nın derin etkisi altındaydılar. Amerika ve Avrupa’daki 68 hareketleri de eylem pratiğinde Beat Kuşağı’nın tavrına yakın bir duruş sergilemektedir. 60’lı yılların iyimserliği, coşkusu ve deneyselliği yerini 80’lerde sanat da dahil olmak üzere her şeyin mekanikleştirilmeye çalışıldığı, gerici bir döneme bıraktı. Bu değişim, Beat Kuşağı’nın pratikte sonu olacaktı. 
60’LI YILLAR
60’ların Londra’sı, underground kültürün başkentiydi, burada oluşturulan kültürün New York’taki Beat çılgınlığıyla birleşmesi dünyayı değiştirdi. Bu kuşaktaki arayışın merkezinde ilk insandan bu yana nesilden nesile aktarılan trajediler, öyküler, acılar, travmalar vardır. Yol insanlığın “kolektif bilinçaltı"dır. Londra’daki müziksel uyanışın Amerika üzerinden yayılarak dünyayı değiştirmesi, Beatlerin San Francisco,Denver, NYC’deki etkilerine benzer. Onlar siyasi partiler, kuramlar ve ideolojiler silinirken, yaşam coşkusunun ölmez bir ateş olarak kuşaklar boyunca yanacağını fark etmişlerdi.
60’lı yıllar, Beat Kuşağı’nın yazınsal ve düşünsel açıdan dolaylı yoldan büyük etkisi üzerinden okunabilir. Beat Kuşağı, dolaylı yoldan bu dönemin müziğini de etkilemiştir ki dönemin en önemli müzik grubu olan the Beatles'ın isminin türetilmesi hoş bir tesadüf olmuştur(Belki tesadüf olmadığı da iddia edilebilir. Çünkü 60'lar yaşamın yeni ritminin(beat(ing.):vuruş-tempo) keşfiydi. Cinsellikte, edebiyatta ve müzikte…). Beat Kuşağı'nın bilimsel özü olan Wilhelm Reich ve felsefi özü olan Zen Budizmi the Beatles başta olmak üzere dönemin müzik grupları üzerinde büyük etkiye sahipti. Yaşam tarzı olarak the Beatles üyeleri bir açıdan Hippilere de yakındılar. “Hippilerin ve Beatniklerin kralı” olarak nitelenen isim ise Jack Kerouac’tır. 60’lı yılların ikinci yarısıyla birlikte, on binlerce Amerikalı ve Avrupalı genç Doğu’ya doğru yola çıktılar(Roger Waters da 17 yaşında bu yolculuğa çıkmıştır.). Nihai hedef mistisizmin merkezi olan Hindistan’dı. Bu çok uzun ve derin gizemlerle örülü rotada gerçekleştirilen yolculuk, Beatlerin 40’larda ve 50’lerde yaptıkları yolculukların bir anlamda kitlesel olarak yeni bir rota üzerinden yenilenmesiydi. Ortaya çıkan manzara sıra dışıydı. Arayışın peşinde mistisizme, Zen’e ve aydınlanmaya doğru akın akın giden yüz binlerce genç… Bu parkurun büyük kısmı otostop yolculuklarıyla ve ortak olarak ayarlanan minibüslerle ve arabalarla tamamlanacaktı.
BEAT KUŞAĞI ve YOL
Beat Kuşağı yazarları ve şairleri, alışıldık edebiyatçıların ötesinde bir kişiliğe sahiptiler. Onlar için edebiyat hareket halindeyken, yolda üretilen bir şeydi. İçlerinde bazıları(mesela Neal Cassady) ise bir şeyler yazmak yerine hayatlarını romanlara yaklaştırmayı tercih ettiler. Bir Beat gibi yaşayan Jim Morrison da 27’sine dek yapılabilecek her türlü çılgınlığı yaparak ölümü kucaklamayı seçmişti. Peki “Yol” neden Beat Kuşağı için böylesine kutsal bir anlam kazanmıştır? Bunun birkaç nedeni var. Yol, sonu gelmeyen arayışın simgesidir ve Beat Kuşağı’nın felsefi özü olan Zen, dinamik meditasyon yöntemleriyle bu anlamı bulma üzerine kuruludur. Oysa anlam bir hedef olamaz. Anlam arayışın kendisindedir. Bu coşku onları Kuzey Afrika’ya, Viyana’ya, İstanbul’a, Uzakdoğu’ya, Paris’e ve dünyanın en uç köşelerine dek götürdü.
 
FİLM ÖNERİLERİ
Doğrudan Beat Kuşağı’nı anlatan On the Road, Naked Lunch, Howl, Big Sur gibi filmlerin yanında o döneme dair çok sayıda kült film bulunmaktadır. Fear and Loathing in Las Vegas, Easy Rider, Ask the Dust, Midnight Cowboy, American Graffiti, Das Wilde Leben, After Hours, The Dreamers Beat Deneyimi’ni merkezine koyan filmler arasındadır.
KİTAP ÖNERİLERİ
Beat Kuşağı’nın felsefi, bilimsel ve edebi açıdan etkilerini anlamlandırabilmek için Kerouac, Burroughs ve Ginsberg’ün eserleri ile birlikte Wilhelm Reich’tan “Dinle Küçük Adam”, Nietzche’den “Böyle Buyurdu Zerdüşt”, Kafka’dan “Mavi Oktav Defterleri” ve kısa öyküler-notlar, Jack London’dan “Demiryolu Serserileri”, John Fante’den “Toza Sor”, Sartre’ın “Bulantı”sı ve Celine’den “Gecenin Sonuna Yolculuk” incelenebilir. Ülkemiz edebiyatından Kinyas ve Kayra, Tutunamayanlar, Tehlikeli Oyunlar ve Yeni Hayat’ta da bu etkileri görmek mümkündür.
Not: Wikipedia’daki “Beat Kuşağı” maddesini biz kaleme aldığımız için oradan da aktarımlara yer verilmiştir.Yazının bir bölümü At Kafası dergisinde yayımlanmıştır.

enjolras
NEO BEAT KUŞAĞI
www.twitter.com/neobeatkusagi
www.facebook.com/neobeatgeneration

neobeatgeneration:

YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN BEAT KUŞAĞI

Beat Kuşağı’nın Kökenleri

Beat Kuşağı’nın felsefi açıdan özünü varoluşçulukta bulmaktayız. Dostoyevski, Nietzsche, Kafka, Heidegger, Sartre, Camus gibi isimler düşünsel alanda bu fikirleri ilk işleyenler oldular. 20. yüzyılın dinmek bilmeyen bunalımları ve iki dünya savaşı, adı koyulamayan bir şeyin ortaya çıkmasına neden olmuştu. “Yabancılaşma”, “özgürleşme” ve “bulantı” gibi sözcüklerle tanımlanabilecek bu şey, Beat Kuşağı’nda sonsuz “yaşam coşkusu” olarak vücut bulacaktı.

BEAT KUŞAĞI NEDİR?

“Beat Kuşağı” genel olarak Jack Kerouac, Allen Ginsberg ve William Burroughs merkezinde olmak üzere edebiyatla ilgilenen ve Amerika’nın dört bir yanında geniş arkadaş grupları oluşturarak sınır deneyime çok farklı araçlarla yaklaşan topluluğu tanımlamak için kullanılır. Bu süreçte özellikle bir grup oluşturma amacının olmadığı ve burada oluşan karmaşık ilişkilerin yolda, kendiliğinden oluştuğu görülür. 1940’larda, New York’taki Columbia Üniversitesi’nde bir edebi toplulukta tanışan bir grup öğrenci, Büyük Bunalım sonrası demiryollarına kendini vuran hobolar gibi amaçsızca otostopla Amerika’yı dolaşmaya başladılar. Gittikleri her eyalette yeni insanlarla tanıştılar ve adı henüz konulmasa da sisteme, geleneğe ve alışıldık yaşam biçimlerine muhalif bir kitle oluşmaya başladı. New York City merkez olmak üzere, Denver ve San Francisco'da toplandılar.

50’li yıllarda bu grubun edebi çalışmalarının ve yaşam tarzının gençlik üzerinde etkisi çok büyük olmuş ve 50’lerdeki bu kıvılcımdan görkemli 60’lar doğmuştur. Dolayısıyla bize “Beat Kuşağı”nı bir grup edebiyatla ilgilenen arkadaş olarak almak yerine 50’li yıllardan 60’ların sonuna dek uzanarak Woodstock’la zirve yapan ve her alanda sınır deneyime doğru ilerleyen, kültürel anlamda insanlık tarihinin “Altın Çağı” olan dönemi yaratan kuşağı almak daha doğru görünmektedir. 60’lı yıllarda yükselen underground kültürün arka planına baktığımızda hep Beat Kuşağı’nın izlerini görmekteyiz. Jim Morrison, Bob Dylan, John Lennon gibi isimlerin yaşam tarzlarında doğrudan bu anlayışı görmek mümkündür.

Beatler, Buda’yı ve meditasyonu Amerika’ya tanıttılar. Onlar, gençliği özgürleştirdiler ve insanları kurgulanmış yaşam biçimlerinin ötesine davet ettiler. 60’ların ikinci yarısında on binlerce gencin akın akın Hindistan’a doğru yola çıkması, Batı’nın mekanik yaşam formlarından topluca kaçış anlamına geliyordu ve başkaldırının doğrudan eyleme dönüşmüş biçimiydi. Bu dönemde Jim Morrison “Dünyayı istiyoruz, hemen şimdi istiyoruz” diyerek, arayışın ne denli büyük olduğunu göstermekte ve daha fazla beklenemeyeceğini ifade etmektedir.

CİNSEL DEVRİM ve “ORGONE”

Viyana’da olduğu dönemde W.Reich’ın araştırmalarını inceleme fırsatı bulan W.Burroughs onun psikoloji ve enerjiyle ilgili keşiflerini Beat Kuşağı’na tanıtan isim oldu. W. Reich bütün evrenin şekillendiricisi olan yaşam enerjisinin(Orgone) kaynağını bulmuştu ve yaptığı çalışmalar bu alan üzerine yoğunlaşılırsa kanserin tedavi edilebileceğini ve sistem tarafından sakatlanan bireylerin iyileştirilebileceğini gösteriyordu. Wilhelm Reich’ın tanımladığı cinsel devrim, bu alanda Beat Kuşağı’nın yol göstericisi oldu. Çünkü cinsellik öyle dominant bir alandı ki, cinsel açıdan yetersizlikler-sapmalar-yoksunluklar bireyi nevrotik bir evreye götürerek özünü parçalıyor ve toplumsal açıdan ciddi problemlere neden oluyordu. Beat Kuşağı’nın buradaki en önemli çıkışı geleneksel aile kavramını yıkarak oldu. Onlar aşık oldular, defalarca delicesine aşık oldular ama bunu seremonilere boğarak, kurallara dayalı sıkıcı bir ilişkinin parçası yapmaktan kaçındılar.

EDEBİYAT

Beat Kuşağı’nın sanatta hiçbir akıma doğrudan bağlanmadığı görülebilir. Sanatsal üretim teknikleri olarak, popüler biçimleri kullanmazlar. Beat romanlarının ortaya çıkar çıkmaz büyük tepkiyle karşılanıp sansürlenmesi, uyandırdıkları dehşetten kaynaklanmıştır. Beat Kuşağı yazarlarının ve şairlerinin ilk eserleri, alışılmadık üsluplarından ve içeriklerinden ötürü sansürlendiler. 1950’li yıllarda bu nedenle onlarca dava açıldı, birçok eser ancak büyük oranda sansürlendikten sonra yayımlanabildi. 1960’lara girilirken Beat Hareketi, Amerika’da yer altı gençliğinin en büyük ilham kaynağı olmuş ve müzikten sinemaya, şiirden romana her alanda etkisini göstermeye başlamıştı. Dönemin en büyük müzik grubunun adının the Beatles olması da bu anlamda tesadüf değildir. 60’ların öne çıkan müzisyenleri Beat Kuşağı’ndan ciddi anlamda etkilendiler. The Doors, Bob Dylan, the Rolling Stones, the Beatles, Pink Floyd gibi gruplar yaptıkları deneysel çalışmalarla Beat Kuşağı’nın gelenek yıkıcı-muhalif karakterinin müzikteki temsilcileri oldular. Mülkiyetsizlik-aidiyetsizlik gibi değerleri merkezine koyan Hippiler doğrudan Beat Kuşağı’nın derin etkisi altındaydılar. Amerika ve Avrupa’daki 68 hareketleri de eylem pratiğinde Beat Kuşağı’nın tavrına yakın bir duruş sergilemektedir. 60’lı yılların iyimserliği, coşkusu ve deneyselliği yerini 80’lerde sanat da dahil olmak üzere her şeyin mekanikleştirilmeye çalışıldığı, gerici bir döneme bıraktı. Bu değişim, Beat Kuşağı’nın pratikte sonu olacaktı.

60’LI YILLAR

60’ların Londra’sı, underground kültürün başkentiydi, burada oluşturulan kültürün New York’taki Beat çılgınlığıyla birleşmesi dünyayı değiştirdi. Bu kuşaktaki arayışın merkezinde ilk insandan bu yana nesilden nesile aktarılan trajediler, öyküler, acılar, travmalar vardır. Yol insanlığın “kolektif bilinçaltı"dır. Londra’daki müziksel uyanışın Amerika üzerinden yayılarak dünyayı değiştirmesi, Beatlerin San Francisco,Denver, NYC’deki etkilerine benzer. Onlar siyasi partiler, kuramlar ve ideolojiler silinirken, yaşam coşkusunun ölmez bir ateş olarak kuşaklar boyunca yanacağını fark etmişlerdi.

60’lı yıllar, Beat Kuşağı’nın yazınsal ve düşünsel açıdan dolaylı yoldan büyük etkisi üzerinden okunabilir. Beat Kuşağı, dolaylı yoldan bu dönemin müziğini de etkilemiştir ki dönemin en önemli müzik grubu olan the Beatles'ın isminin türetilmesi hoş bir tesadüf olmuştur(Belki tesadüf olmadığı da iddia edilebilir. Çünkü 60'lar yaşamın yeni ritminin(beat(ing.):vuruş-tempo) keşfiydi. Cinsellikte, edebiyatta ve müzikte…). Beat Kuşağı'nın bilimsel özü olan Wilhelm Reich ve felsefi özü olan Zen Budizmi the Beatles başta olmak üzere dönemin müzik grupları üzerinde büyük etkiye sahipti. Yaşam tarzı olarak the Beatles üyeleri bir açıdan Hippilere de yakındılar. “Hippilerin ve Beatniklerin kralı” olarak nitelenen isim ise Jack Kerouac’tır. 60’lı yılların ikinci yarısıyla birlikte, on binlerce Amerikalı ve Avrupalı genç Doğu’ya doğru yola çıktılar(Roger Waters da 17 yaşında bu yolculuğa çıkmıştır.). Nihai hedef mistisizmin merkezi olan Hindistan’dı. Bu çok uzun ve derin gizemlerle örülü rotada gerçekleştirilen yolculuk, Beatlerin 40’larda ve 50’lerde yaptıkları yolculukların bir anlamda kitlesel olarak yeni bir rota üzerinden yenilenmesiydi. Ortaya çıkan manzara sıra dışıydı. Arayışın peşinde mistisizme, Zen’e ve aydınlanmaya doğru akın akın giden yüz binlerce genç… Bu parkurun büyük kısmı otostop yolculuklarıyla ve ortak olarak ayarlanan minibüslerle ve arabalarla tamamlanacaktı.

BEAT KUŞAĞI ve YOL

Beat Kuşağı yazarları ve şairleri, alışıldık edebiyatçıların ötesinde bir kişiliğe sahiptiler. Onlar için edebiyat hareket halindeyken, yolda üretilen bir şeydi. İçlerinde bazıları(mesela Neal Cassady) ise bir şeyler yazmak yerine hayatlarını romanlara yaklaştırmayı tercih ettiler. Bir Beat gibi yaşayan Jim Morrison da 27’sine dek yapılabilecek her türlü çılgınlığı yaparak ölümü kucaklamayı seçmişti. Peki “Yol” neden Beat Kuşağı için böylesine kutsal bir anlam kazanmıştır? Bunun birkaç nedeni var. Yol, sonu gelmeyen arayışın simgesidir ve Beat Kuşağı’nın felsefi özü olan Zen, dinamik meditasyon yöntemleriyle bu anlamı bulma üzerine kuruludur. Oysa anlam bir hedef olamaz. Anlam arayışın kendisindedir. Bu coşku onları Kuzey Afrika’ya, Viyana’ya, İstanbul’a, Uzakdoğu’ya, Paris’e ve dünyanın en uç köşelerine dek götürdü.

 

FİLM ÖNERİLERİ

Doğrudan Beat Kuşağı’nı anlatan On the Road, Naked Lunch, Howl, Big Sur gibi filmlerin yanında o döneme dair çok sayıda kült film bulunmaktadır. Fear and Loathing in Las Vegas, Easy Rider, Ask the Dust, Midnight Cowboy, American Graffiti, Das Wilde Leben, After Hours, The Dreamers Beat Deneyimi’ni merkezine koyan filmler arasındadır.

KİTAP ÖNERİLERİ

Beat Kuşağı’nın felsefi, bilimsel ve edebi açıdan etkilerini anlamlandırabilmek için Kerouac, Burroughs ve Ginsberg’ün eserleri ile birlikte Wilhelm Reich’tan “Dinle Küçük Adam”, Nietzche’den “Böyle Buyurdu Zerdüşt”, Kafka’dan “Mavi Oktav Defterleri” ve kısa öyküler-notlar, Jack London’dan “Demiryolu Serserileri”, John Fante’den “Toza Sor”, Sartre’ın “Bulantı”sı ve Celine’den “Gecenin Sonuna Yolculuk” incelenebilir. Ülkemiz edebiyatından Kinyas ve Kayra, Tutunamayanlar, Tehlikeli Oyunlar ve Yeni Hayat’ta da bu etkileri görmek mümkündür.

Not: Wikipedia’daki “Beat Kuşağı” maddesini biz kaleme aldığımız için oradan da aktarımlara yer verilmiştir.Yazının bir bölümü At Kafası dergisinde yayımlanmıştır.

enjolras

NEO BEAT KUŞAĞI

www.twitter.com/neobeatkusagi

www.facebook.com/neobeatgeneration

"On iki yaşımda beni kapadıkları bir tavan arasında tanıdım dünyayı; canlandırdım kafamda insanlık güldürüsünü. Belledim tarihi bir şarap mahzeninde. Bir kuzey kentinin gece şenliklerinde eski ressamların bütün kadınlarıyla karşılaştım. Bana eski çağ bilimlerini öğrettiler, bir izbe sokağında Paris’in. Baştanbaşa doğunun kuşattığı eşsiz bir konutta tamamladım yapıtımı; yüce yalnızlığımı geçirdim orada. Mayaladım kanımı. Ödevim bağışlandı. Artık bunu düşünmemeli bile. Öte dünyadanım ben; göreceğim bir iş yok burada." 

                                                           Arthur Rimbaud

     ”Mavi yaz akşamları, patikalarda, dalgın

      Gideceğim sürtüne sürtüne buğdaylara.

      Ayaklarımda ıslaklığı küçük otların

      Yıkasın, bırakacağım başımı rüzgara.

      Ne bir şey düşünecek, ne bir laf edeceğim;

      Ama sonsuz bir sevgi dolduracak içimi;

      Göçebeler gibi uzaklara gideceğim;

      Mes’ut sanki yanımda bir kadın varmış gibi.”

                                                Arthur Rimbaud

'Abd'estli Kapitalistlerin Savaşı

Başbakan ve yandaşları yıllarca türlü türlü maskeler altında insanları tav etmeye çalıştı. Gün geldi, Erdal Eren’in mektubu okundu, timsah gözyaşları döküldü, solcu kesimi kazanmak için. Değişmeden yaptıkları, din kisvesi altında türlü türlü yolsuzluklar, hırsızlıklar, cinayetler işlendi cahilleri kazanmak ve bu olaylardan memnun olanların daha da para kazanmaları için. Karl Marx, “Din, toplumların afyonudur.” diye boşuna dememişti. Bugünlerde dini, sermaye ve politika yönüyle istismar eden iki taraf karşı karşıya geldi. Birbirlerinden hiçbir farkları yok. Hepsinin derdi aynı, insanları sömürmek.

İç Sese Sesleniş

Uluyorum gençliğimin içindeki o özgür ruhun sesini!

Koşuyorum bazen,

bazen yürüyorum,

daha fazla dinlemek için kendimi -müziği-

İç ses!

Ne yüce bir dinlenilensin sen,

Bazen deliliğe

Bazen akıllılığa yön veren.

İç ses!

Sen ne katil, ne dahi, ne aşık, ne aykırı bir ritimsin;

Beethoven’a, Van Gogh’a, Sartre’a ilham veren!

antikabaykus:

Çok Uzun Bir Hikayenin Tam Ortası

Sizi bilmem ama ben bu kısa filmi izleyebileceğim günü heyecanla bekliyorum.

Mireille, Derun, Paris ve gerçekler… Hepsi de yaşamak için geceyi bekler. Ve o gecenin sabahında hangisi hâlâ hayattaysa, diğerlerini geçmişe gömer.”

Fransa’da ki gösteriminin ardından Günday,  "Şiddet herhangi bir fikri savunmak adına bir enstrüman olarak kullanıldığında bir duvardan başka hiçbir şey değildir. O duvara elbette biz de kafamızı geçirip kafatasımızı çatlatırız." deyip noktasını koymuş.

"İstanbul, New York ile birlikte dünyanın en aşırı şehirlerinden biridir. İstanbul müziktir, sekstir, bedeli ödenmeyen aldatmalardır, sınırsız saçmalama özgürlüğünün olduğu sohbetlerdir, eşi benzeri olmayan İstiklal Caddesi’dir ve bir şekilde öğretime devam eden, şehrin içine gömülü üniversitelerdir. Asıl eğitim ise sokaklarda verilir.

Öğrencilerinin sınavlara kör kütük sarhoş girdiği üniversiteler… Boş amfilerinde gizlice sevişilen, bir sene boyunca tek bir derse bile girmeyen öğrencileriyle ünlü üniversiteler… Liseyi yeni bitirmiş gençler için bir cennet resminde görünen, herkesin masadan kazançlı ayrıldığı, kimsenin dışarıda bırakılmadığı cehennem görünümlü bir cennet… Sonuna dek oyunun başından kalkılamayan, zamanın durduğu bir rulet masası…”